Anıları Tutmak

Çoklu evrenler gerçekten var mı? Kuantum düzeyinde birbirine paralel olasılıklar, alternatif gerçeklikler? Bilim bu soruya ne cevap veriyor bilmiyorum ama ben var olduğuna inanıyorum. Benim için alternatif gerçeklik demek artık hayatımda yer etmeyen, çoktan geçmişte kalmış olsa da hâlâ bir yerde varlığını sürdüren anlar demek. O anlar; bir zamanlar ellerimle tuttuğum, gözlerimle gördüğüm, kalbimle hissettiklerimin izleri.

Fotoğraf albümlerimdeki ve kameramın içindekiler hiçbir zaman “anı” olmadı benim için. Onlar hâlâ var olan, kendi zamanlarında yaşamaya devam eden sahneler. Her biri, benim kurduğum alternatif bir evrenin birer parçası. Hayatımda tutamadığım herkesi, içimde taşıyamadığım duyguları, zamanla yitirdiğim tüm sesleri ve bakışları kameramın içinde tutabildim. Onlar artık yanımda olmasalar da o evrende hâlâ benimle beraberler. Orada her şey yaşıyor: Bir gülümseme, bir el hareketi, arka plandan gelen bir ses, bir gün batımının tonları, denizin kokusu… En güzeli de şu: Aynı anı, hatırlayan herkesin zihninde o an başka bir şekilde canlanıyor. Onlar başka detayları anımsıyor, ben başka. O yüzden aynı an bile birden fazla biçimde var olabiliyor. Bir sürü farklı ihtimal, bir sürü farklı his, bir sürü farklı olay; farklı insanların zihinlerinde ve farklı fotoğraf albümlerinde kendi gerçeklikleriyle yaşamaya devam ediyor.

Düşünüyorum da, belki de gerçeklik dediğimiz şey zaten herkesin kendine ait bir evreni. Benim evrenim, kameramda saklı kalan görüntülerde gizli. O evrende zaman donmuyor, sadece yön değiştiriyor. Orada geçmiş dediğimiz şey aslında hâlâ süren bir başka “şimdi”. Bütün bu farkındalığa rağmen içimde oluşan özlem hissiyle de kolayca baş edemiyorum. Özlemenin kokusu çok ağır, tadı çok tuzlu. Başını döndürüyor, dilini yakıyor. Kendine olan özleminse daha çok.

Bazen yalnızca insanları değil, kendi çocukluğumuzu da özleriz. Anne ve babamızla paylaştığımız o eski hâlimizi, henüz dünyanın ağırlığını tam anlamadan yaşadığımız o saf zamanı. Sanırım benim için en büyük özlem bu. Geçip gitmesine rağmen, fotoğraf albümlerine sıkıştırmama rağmen “an” olarak değil “anı” olarak kalan tek şey. Herhangi bir evrende yaşatamadığım tek gerçeklik çocukluğum. Ona olan özlemim o kadar ağır ki, fotoğraflara baktığım zaman alternatif hisleri görmekten ziyade çocukluğuma olan özlemim altında eziliyorum.

Yaş aldıkça dünya ile olan ilişkimiz değişiyor. İçsel bir evrilme yaşıyoruz ve bu dönüşümle birlikte pek çok bağ da yeniden şekilleniyor. Ne kadar istesek de annemiz ve babamızla 3 yaşındaki, 6 yaşındaki, 10 yaşındaki hâlimizle kaldığımız yerden devam edemiyoruz. Bu zaman zaman çok acıtan bir gerçek. Eski fotoğrafları karıştırdığımda ya da yazlık bir yere gittiğimde burnuma ilişen nemli hava ve turunç kokusu beni doğrudan çocukluğuma götürüyor. Çocukluğumun geçtiği yerlere, geçip giden ama içimde kalan o günlere.

Annemle saatlerce evde müzik dinler, hazırlanırdık. Süslenirdik, takıp takıştırırdık. Sıcak havaya söylenirdik ama bir yandan da neşeliydik. Sonra birlikte güzel fıskiyelerin olduğu parka giderdik. Küçüklüğümden beri suya karşı bir büyülenişim vardı; fıskiyelerin şırıltısı, ışıkla dans eden damlalar beni kendimden geçirirdi. O parkta oyun oynar, akülü arabaya binerdim. Tarifi olmayan bir huzur vardı. Azla yetinebiliyordum ve içimde başka hiçbir açlık yoktu. Çocukluk işte.

Annem çay bahçesinden beni izlerdi, elinde içeceğiyle. Bir yandan çocuğunun eğlencesine keyiflenir, bir yandan da yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu hisseder, belki de içinden şükrederdi. Sonra İskenderun sahiline inerdik. Deniz, güneş, sıcaklık… Yeryüzünün bambaşka güzellikleri. İçimiz ısınınca, yavaşça eve dönmek için yola çıkardık. Yol üstünde bir takıcı vardı, her seferinde ya bir bileklik ya da kolye alırdım. Ama şimdi ne o takıcı var artık, ne de sahilde yürüyen annem ve ben. Takıcı dükkânı depremde yıkılmıştı. Ama ben depreme yakalanmadım. O hâlde beni yıkan şey neydi? Artık kavuşamayacağım şeyleri özlemek.

Bu özlem hiç geçmeyecek, biliyorum. Kaybolan bir zamanı veya kişiyi değil, içimde yer etmiş bir varlığı özlüyorum. Öylece içimden çıkarıp albüme koyup çekmeceye bırakabileceğim bir şey değil bu. Özlemek belki de asla bitmeyecek tek duygu. Çünkü bazen, en çok da artık yanımızda olmayan şeyleri değil, bizde bıraktıklarıyla yaşamaya devam eden anıları özlüyoruz. Çocukluk özlemi, ne kadar tutmaya çalışsak da içimizde yaşamaya devam eden varlığıyla kalır. Bazı özlemler, zamanla dinmeyen bir iç ses gibi büyür, yüreğimize katık olur. Onları hiçbir evrende yeniden yaşatamayız ama içimizde taşırız sessizce, sevgiyle, sonsuzca.

Yazan: Ceylin Uyanıker
Editör: Meriç Barçin