“Ben sana mecburum bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum.”

Attilâ İlhan’ın bu dizelerle başlayan Ben Sana Mecburum şiiri, aşkın insanı nasıl bütünüyle sarıp sarmaladığını anlatır. Şiir bize, âşık olduğumuzda o kişiden başka kimseye ihtiyaç duymadığımızı ve onu yalnızca yanımızda değil; aklımızda, kalbimizde ve gittiğimiz her yerde taşıdığımızı hissettirir. Öyle ki şairin içindeki aşk; onun içini ısıtır, bulutların karanlığını parçalar, karanlık sokakları ışığıyla aydınlatır. Yağmurun kokusu bile sevdiğini hatırlatır.

Şair, bir dizesinde sevmenin bazen rezilce ve korku dolu olduğunu söyler. Birini sevince ya da aşık olunca rezil olmaktan korkmayız; asıl korkumuz, aşkımızın karşılık bulmama ya da karşılık bulsa bile bir gün onu kaybetme ihtimalidir. Hatta bazen, aşkımıza karşılık bulamamak, onu bulup kaybetme ihtimalinden daha kolay gelir. İçindeki aşkla bir akşamüstü ansızın yorulmak, batan güneşi deniz kenarında izlerken içine çektiğin bir nefesle ferahlamaya çalışmak daha kolaydır.

Sevdiğin kişiyle olamayınca ise akla şu dizeler gelir:
“Birkaç hayat çıkarır yaşamasından,
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman,
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu.”

Tüm kalbinle istediğin o hayat gerçekleşmeyince başka hayatlar denemeye başlarsın. Başka bedenlere, başka ruhlara ve başka aşklara yönelirsin. Ancak bulduğun her bedenin, her ruhun ve her aşkın ardında sevdiğin kişiye duyduğun özlem daha ağır basar. Bir süre sonra yalnızlığın uğultusu, en sevdiğin şarkıdan bile daha güzel gelmeye başlar. Çünkü o yalnızlığın içinde sevdiğinin gülüşünü, sesini duyarsın. Karşına çıkan herkeste ondan bir parça ararsın, bulamazsın. Belki de bulamayacağından değil, aslında bulmak istemediğindendir. Böylece ne yapsan, neye tutunsan, nereye gitsen hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Haftalar ellerinin arasında ufalanır. Onsuz geçen her gün, bir kum tanesinden koca bir tepeye dönüşür. Bir bakmışsın aylar geçmiş, eylülden hazirana gelmişsin.

Aylar boyunca kimseye anlatmamışsındır. Kimse, onun içinde bıraktığı aşkın izlerini bilmez.
Bir vapura binersin. Denizi geçerken, o izlerden bazı sorular sızar içine: Kalbi kırgınlıklarla dolmuş mudur? Yüzüne değen rüzgârla yeni bir düşünce gelir aklına: Acaba bu rüzgâr onun saçlarını da dağıtmış mıdır? Belki de çoktan uzaklara gitmiştir. Onu görmediğin her an, zihnine ve kalbine milyonlarca soru doluşur. Vapurda uçsuz bucaksız denizi izlerken onsuz yaşamayı düşünürsün. O an, denize düşüp boğulmak bile daha az korkutucu gelir. Çünkü onsuz olmak ölümden beterdir; onsuz yaşamak ise daha da beter. “Yanımda dursa yeter.” dersin. “Elim eline değmese, gözlerim gözlerine değmese bile olur. Sadece yanımda olduğunu, sıcaklığının bir santim ötemde olduğunu bilsem yeter.” Sonra yine onsuz bir hayatı düşünürsün. Ama her düşüncen, dönüp dolaşıp onun adına çıkar. Denizin dalgaları vapura vurdukça içindeki aşk da kalbine vurur. Ve anlarsın, başka türlü olmayacaktır.

Sen ona mecbursundur; o ise hiçbir zaman senin olmayacaktır.

Yazar: Didar Işık Şener