Kedi

Sonsuzluklar şehrini sık sık düşünüyorum bu sıralar. Yazıda yalan olmaz, ben de yalan
söylemeyeceğim. Kalabalığına, trafiğine, iğrenç taksicilerine, cimri memurlarına ve bitmek
bilmeyen yokuşlarına rağmen bu şehri seviyorum. Nedenindense pek emin değilim. Belki sürekli övülmesinden, belki boğazından, belki lodosundan, belki de gerçek manada büyülü oluşundan… Bildiğim tek şey, bu şehri özlediğim ve kaderin ağları bizi iki ayrı örümceğin midesine yolladığında da özlemeye devam edeceğim; Londra’da, Paris’te, Amsterdam’da bu şehri arayacağım.

Bu şehri mor saçlarımla ve senin mor çiçeklerinle hatırlıyorum zaman zaman. Andığımda saç boyasına maruz kalmaktan rengi kahverengileşmiş beyaz mermerle ve senin getirdiğin çiçeklerin kurumuş yapraklarıyla hatırlıyorum. Şekillenmemiş kaşlarım ve keserken yeri pembemsi biri kahverengiye boyadığım kumral saçlarımla hatırlıyorum. Ve bazen de, sadece çok ama çok özlediğimde ve yapacak hiçbir işim kalmadığında senin gözlerinle, gülüşünle ve siyah saçlarınla hatırlıyorum.

Bir gonca kokusuyla uyanmak herkese nasip olmaz. Bana olmuştu. Sabahın altısı olsa da, ayak sesleri fısıltıların yumuşamış “t” ve “k” harflerine karışsa da bir umut, bir haz ve hatta mutluluk olarak adlandırılabilecek his ciğerlerimi gül kokusu gibi doldurmuştu. Ve hiç hazırlanmadığım kadar hızlı hazırlanıp, hiç yapmadığım kahvaltı için evde kalakalan son iki yumurtayı çırpıp, tuz ve karabiberi eksik etmeyip, kalan tavayı bir güzel köpük köpük sudan geçirip yola koyuldum ve ergenliğe henüz üç hafta önce girmiş erkek çocuğu gibi uzadıkça uzayan yolu hiç gitmediğim kadar kısa sürede gittim.

Amacım seni görmek, tanımak mıydı emin değilim. Bana basan sıkıntılardan biriydi uzadıkça uzayan ve bana hep beraber yaptığımız ucuz pazar kahvaltılarındaki kuymakları hatırlatan yolu gitmemin sebebi herhâlde. Öyle olmalıydı. Arayacak kimsem, soracak sorum ve kuruyacak çiçeğim kalmayınca kendimi yürüyüşe ve İstanbul’un raylı sistemlerini keşfetmeye vermiş, bir de bu sürede on kilo vermiştim. Gurbetin sana verdirdiği kilolar gibi aynaya bakınca mutluluk getirmiyordu bu değişim bana, ama her şeye alışıldığı gibi ona da alışmıştım.

Canlı bir vitrin mankeni gibi hissediyorum bazen. Sahi, özellikle de kimseyle konuşmak istemeyip sadece izlemek ve görmek ve hissetmek ve deneyimlemek istediğimde böyle hissediyorum. Anlayacağın, bu artık boş olduğumun bir göstergesi değil; kışın getirdiği
mevsimsel bunalım. Dürüst olmak gerekirse, ki olacağım demiştim, yüzünü zaman zaman
unutuyorum. Ancak karabasan olarak seni görünce hatırlayabiliyorum. Papatya çayı yardım ediyor, o zaman unutuyorum seni.

Beklentinin farklı olduğunu hissedebildim. Yere çöküş, gözyaşı, çığlık ve sıkı bir sarılmaydı beklediğin. Bayağı da bekledin. Paçama tırnağını yapıştırıp bırakmadın. Ama dedim ya, e sen de biliyordun zaten, ben reenkarnasyona inanmam. İnanmazdım yani. O an inanmadım. Gözyaşlarının yokluğunu ona bağladım. Seni özlemediğimi düşünmeni istemiyorum. Bu şehrin her yanında anımız olduğu gibi çok sevdiğin akrilik boya kutularında ve kahverengi mermerin her bir noktasında senin de izin var.

Bunu zaten biliyorsun. Ama bilmiyorsun ki, ya da belki de görmezden geliyorsun, izlerinin
varlığı ışıktan ziyade bir gölge. Ve sesinin yankısı yalnızca bir rüzgar hışırtısı aklımda.

Beril Odabaşı