
Benim tanrı tarafından yaratılmamış ama varlığıyla ruh eşim olan birisi Ophelia. Tüm kadınların içinde bir parça Ophelia var. Etrafındaki erkekler tarafından korunma adı altında sürekli kendisinden şüphe ettirilen tarafımız.
Shakespeare döneminde kadınlar, toplumun ahlaki düzeninin “koruyucusu” ama aynı
zamanda “pasif unsuru” olarak görülürdü. Kadın sessiz, itaatkâr ve duygularını gizleyen biri olmalıydı. Ophelia bu beklentilerin kusursuz bir örneğiydi ama aynı zamanda onların yıkıcı sonuçlarının da en büyük göstergesiydi. O, edebiyat tarihinin en trajik, en kırılgan kadın figürlerinden biridir. Ophelia’nın hikâyesi sadece bir aşkın çöküşü değil; aynı zamanda kadının sesinin, arzularının ve varoluşunun patriyarkal düzen içinde nasıl bastırıldığının alegorisidir.
Peki kimdi bu Ophelia? Polonius’un kızı, Laertes’in kız kardeşi ve Prens Hamlet’in sevgilisiydi. Ophelia; oyun boyunca saf, uysal, içten ama çevresinin baskısı altında yaşayan genç bir kadındı. Ophelia’nın en belirgin özelliği, çocuksu bir saflığa sahip olmasıydı. Entrikalarla, güç oyunlarıyla, kargaşalarla dolu Elsinore Sarayı’nda temiz kalabilmiş tek figürdü. Naifliği, onun hem güzelliği hem de zayıf noktasıydı.
Babası Polonius ve ağabeyi Laertes, onun davranışlarını sürekli kontrol eder. Onlara göre Ophelia “namuslu” kalmalı, Hamlet’le olan yakınlığını sınırlamalıydı. Çünkü günün sonunda sahip olduğu onca eşsiz özellik ve yeteneğe rağmen onu erkekler gözünde “değerli” kılan şey namusuydu.
“Ophelia, Hamlet’in sözlerine güvenme; tutkuların ateşi söner, ama bir kızın lekesi kalır.”
Günün sonunda Ophelia sevdiği adamla birliktelik yaşasa bile tutkusu, sonrasında onun için bir leke olarak adlandırılacaktı. Ophelia çevresinin gözünde artık saflığın cazibesi değil, kirli bir kız olacaktı. En acı tarafı ise aşk dolu birliktelikten zararlı çıkan tek o olacak ve kimse Hamlet’e bir şey diyemeyecekti.
Hamlet, oyunun başında Ophelia’yı seviyor gibi görünür fakat babasının öldürülmesinden sonra paranoyak, kırgın ve intikam dolu hale gelir. Ophelia’ya karşı soğur, hatta aşağılayıcı davranmaya başlar. Ophelia aşkı ve kırgınlığı arasında sıkışıp kaldığı noktada kendisini takıntılı hissetmeye başlar. En sonunda babası Polonius’un Hamlet tarafından öldürülmesi, Ophelia’nın kırılma noktası olur. Ama başına gelen olaylara verdiği tepkiler yüzünden deli ilan edilen de yine kadın olmuştur. Kimse yaşadığı şeylerin ne kadar ağır olduğuna mercek oturtmamış, sadece onun tepkisine odaklanmıştır.
Ophelia şarkılar söyler, çiçeklerden sembolik anlamlar çıkarır. Ona zarar vermeyecek olan tek şeye, doğaya, sığınır.
“İşte hatıra için biberiye, sevgilim… İşte sadakat için menekşe…”
Deliliğinde, şarkılarında ve sözlerinde Hamlet’in adı, iması vardır. Bu sadakat hem trajik bir aşkın hem de kendini yok eden bir bağlılığın göstergesidir. Kendisini derinlemesine inciten bir adamı her şeye rağmen sevmeye devam eder. Akıl sağlığını yitirdiğinde bile söylediği şarkılar bastırılmış arzularının, ölüm korkusunun ve
özgürlük isteğinin sembolleridir. Toplumun “itaatkâr kızı” artık susmaz; delilik onun tek
özgürlük alanıdır.
Kadınların “deli” olarak damgalanmasının ardında toplumsal baskı ve ifade edilemeyen duygular vardır. Deli olan kadının yaşadıklarına verdiği tepkiler değil, o acıların hafife alınmasıdır. “Delilik, bastırılmış acının dilidir.” Modern bir yorumla, Ophelia’nın yaşadığı tam da budur.
Shakespeare, onun ölümünü sahnede göstermez; yalnızca Kraliçe Gertrude’un sözleriyle anlatır.
“Kır çiçekleriyle örülü giysileriyle, suya eğilip dallardan şarkı söylerken, talihsiz kız düştü ağlayan dereye; su, bir an kucakladı onu, giysileri nilüfer gibi açıldı etrafında, ta ki ağırlaşan elbiseleri onu çekip cam gibi suların altına gömene dek.” Hamlet, 4. Perde, 7. Sahne.
John Everett Millais’in tablosu, tam bu anı dondurur. 1851’de yaptığı tablosunda, kızın bedeni suyun üzerinde süzülür; gözleri açık, dudakları aralık, parmaklarının ucunda kır çiçekleri vardır. Ophelia’nın bedeni henüz batmamıştır; suyun yüzeyinde, sanki başka bir dünyaya aitmiş gibi huzurlu bir teslimiyet içinde süzülür.
Millais, Viktorya dönemi doğa anlayışıyla doğrudan nehir kıyısına gitmiş, aylarca suyun kıpırtılarını, çiçeklerin yansımalarını incelemiştir. Modeli Elizabeth Siddal ise içi su dolu bir küvette saatlerce yatarak poz vermiş, neredeyse zatürreden ölecek kadar üşümüştür. Yani tablonun hem konusu hem yapılışı acıyla yoğrulmuştur. Ama o tabloyu unutulmaz kılan şey, ölümün içinde bir huzur olmasıdır. Ophelia orada korkmuş görünmez. Teslim olmuştur, nihayet kendi sessizliğine kavuşmuştur.


Yazar: Ceylin Uyanıker
Edit: Duru Topal


