
Ne zaman hasta olsam, yatağa dinlenmek için uzansam uykuya dalmak üzere olan yarı açık yarı kapalı gözlerimle tek bir ana giderim. Çocukluğumda her hasta olduğumda yattığım kanepenin sağında kalan sarkaçlı saat. Onun sarkacına gözüm takılır o sağa sola hareket ettikçe hipnoz olmuşçasına uykum gelirdi. O zaman için hissettiğim tüm acılardan beni uzaklaştıran zaman makinesi gibiydi.
Tam o an uykuya daldığımda vücudumun ateşinin de verdiği hafif sanrılı hal sebebiyle gördüğüm rüyalarda her zamankinden daha lezzetli olurdu. Gerçeklikte sürekli elimden kaçırdığım umut, arka bahçede kovaladığım kelebekler gibi rengarenk şekilde etrafımda oluverir. Yakalaması da o kadar zor olmaz kendiliğinden gelir ve parmağıma konardı.
Güneşte pas parlak olur ve eve girmek istemezsin. Bu sefer kaçtığından değil de çok fazla ışıltı olduğundan. Gözlerin kamaşır ve sadece aydınlık olan şeyleri yakalamaya odaklanırsın.
Bahçede kalıp çamurla oynamaya başlardım. Kendi kendime konuşur çamurdan bir ev yapardım duvarlarına mor çiçekler yapıştırdığım. Bir de toprağa çamura dokunmak beni hep rahatlatmıştır. Küçükken bize hep insan çamurdan yaratıldı denildi. O zaman bunu öyle düşünmek zor ama yaradılışımızla bağ kuruyorum gibi hissederim hala.
İnsan olmayı topraktan öğrenseydik keşke hepimiz yeri gelince kurumayı yeri gelince çamurlaşmayı yeri gelince tüm yaradılışı besleyecek yer yüzü olmayı, verimli, olmayı esnek olmayı öğrenebilseydik.
Ellerimin çamuruyla koşup gittim bisikletimle birkaç tur attım rüzgarın yüzüme hızlı çarpışını hissettikçe özgürlüğe bir adım daha yakın hissediyorum. Bisikletle etrafta dolaşırken kendi sokağımdan çıkıyorum biraz. Keşfetmeye başlıyorum çünkü biliyorum dünya bu kadar az olamaz.
Rüya olduğu için eşsiz kalsın istemiyorum yüzleşmek istiyorum ne de olsa şu an görmek için şansım var. Tanımadığım sokaklara girdikçe karşılaştığım her şey çok ilgi çekici. Ahlaksızlıklar adaletsizlikler ikiyüzlülükler yalanlar.
Bütün o güzel kelebeklerin uçtuğu güzel kokulu çiçeklerin var olduğu bahçelerin güzel tarafı sadece yol kenarı ileri doğru yürüdükçe neredeyse hiçbir şey yok. Bahçeler bakımsız otlar uzun çiçekler boynunu bükmüş susuzluktan kurumaya yüz tutmuş.
Tıpkı insanların sadece görünür yerlerini beslemesi gibi. Her şey ambalajdan ibaret içerideki ürün küflenmiş veya kullanım tarihi geçmiş önemli değil. Zaten estetiğine önem verdiği için yanına gelen insanlarında ilgilendiği tek şey paket süslemesinin güzelliği olduğu için o insanlarda bunu fark edip değiştiremiyorlar içlerini.
Yol kenarında çitlerden sarkan tomurcuk güller salkım üzümler zambak ve hanım eli kokuları bahçe kapısından girene kadar devam ediyor. Çok ilerlemeye gerek yok sadece birkaç adım bile bu çelişkili ikiyüzlülüğü göstermeye yetiyor.
Uzamış otlar yolları kapatıyor besin veren bitkiler susuz kalmış çünkü gülleri budamaktan besin kaynaklarını sulamaya vakit kalmamış. Çürümüş her şey berbat kokuyor tahtalar böcekler sarmaşıklar.
Yine de bisikletine atlayıp devam ediyor çünkü özgürlük insana sunulan büyük bir illüzyondur. Kendin için gerçekten neyin özgürlük olduğunu anlamlandırmadığın sürece. Yüzüne çarpan rüzgarı serbestçe dolaşmayı özgürlük sanacaksın.
Halen daha hızlıca sürmeye devam ediyorum bisikletimi şerit değiştiriyorum ellerimi serbest bırakıyorum. Beni alışık olduğum hapishaneden alıp başka yere koydukları için özgürüm sanıyorum oysa yabancısı olduğum yeni yerle tanışıyorum sadece gerçekleşmiyorum.
Bu his çok tatlı gelmiş olacak ki hızlandıkça hızlanıyorum hızlandıkça hızlanıyorum. Erik ağacından yere dökülmüş çürümüş ezilmiş erikler hızla beraber kaymama sebep oluyor. Ben orada yolun üzerinde düşüyorum bisikletten.
Uyandım.
Her satırımın yeniden ümit edebilmek için yazıldığı ne kadar da bariz. Aslında tekrar uyumak istememe rağmen, bu sözde uyanıştan memnunmuşum gibi davranmaya çalışacağım tabii. Her şey daha iyi görünsün, her şey daha iyi düşündürsün diye.
Hastalığıma ve halsizliğime rağmen sürünerek kalkıyorum şimdi o kanepeden. Kendimi yere doğru bırakıyorum. Sarkaçlı saate doğru baksam da artık bunun hiçbir işe yaramayacağının farkındayım.
Yavaşça kusmaya gidiyorum gördüğüm bütün bu pisliklerden arınmak için. Allah’ım, mide bulantısı tek bir yerde değil sanki. Tüm vücuduma ağrıyla yayılıyor. Her bölgem kendi içinde yavaş yavaş uyuşmaya başlıyor. Ben yeniden anların arasında kendimi kaybediyorum.
Kusuyorum. Şahit olduğum bütün kötülükleri bedenimden dışarı atmaya çalışıyorum. Üstüm başım batmış. Her yer, her şey şu an çok kirli.
Kıyafetlerimi çıkarmaya başlıyorum. Yıkamam, temizlemem lazım. Annem beni bu kirli hâlde görürse çok kızar. Kendilerinin kirlettiği yerleri unuttular çünkü. Onlar için üstümdekiler daha önemliydi. Bunları temizleyebilirim. Çok basit. Ya temizleyemediklerim ne olacak?
Çürümüş erikler yüzünden uyandım. Belki bir güzellik olur da tekrar o huzurlu rüya ile havada süzülürüm diye sarkaçlı saate göz gezdiriyorum. Ama bir kere uyandığım için eski büyüsü yok artık. Veya tekrar uyutacak kadar etkili bir şey değil çünkü rüyamda büyüdüm biraz daha.
Bir kere karanlığı göreni kimse kolay kolay aydınlatamaz.
Kısadır belki yaşam ama hiçbir ömür, ölümün kısalığıyla aniliğiyle kıyaslanamaz.
Varlıkla yokluğun birbirine karıştığı bu paravanda keder seni sonsuza kadar avlayamaz.
Ben, beni mahveden şeylerin müzesiyim.
Her yerimde çatlaklar var.
Sevdiğim her şeyle dolu bir mezarlığın içinde yaşıyorum sanki.
Bu müzede masumiyet yok. Mutluluk yok. Ölümün kokusu yükseldiğinde yeniden görebileceğin bir güzellik de yok.
Çok fazla ceset kokusuna maruz kaldım. Artık istesem de gülleri koklayamıyorum. Deniyorum, olmuyor. Her şey neden bu kadar zor olmak zorunda?
Sen yansımalardan kaçmaya çalışıyorsun. Yüzleşmekten korkuyorsun. Aynalarla dolu bir odada kendi yansımanı görmemek için ancak gözlerini kapatabilirsin. Ama o zaman aynaya çarpar, kırılan parçalar seni keserse, yine kendinden sen sorumlusun.
Biliyorum çocuğum. Çocukluğunun soğuk gecelerinde dilediğin her şey, ömrünün en sıcak günlerinde bile içinde kalacak. Biliyorum, keder güneşi kesen bir tutulma gibi olacak. Bazen bütün gökyüzünü kapladığını sanacaksın.
Ama biliyorum, burada da kalmak istemiyorsun.
Geçmişin cezalarına kendini mahkum etmek zorunda değilsin. Sonrasını bilmemek, önünde hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Geleceğin ne getireceğini bilmiyorum. Sana verilen tek bir ömür varsa, onu bir bataklığın içinde harcayamayacağın kadar değerli bir şey olmalı.
Kalk ve parla, küçük çocuğum. Hep yapmak istediğin şeyler için artık daha özgürsün. Kendini hapsettiğin yerde kalmak zorunda değilsin. Anlamsızlıklara anlam verebilecek tek kişi yine sensin.
Sevilme arzunun cezası belki hep aynı olacak. Kalabalığın içinde gözlerinin aradığı insanlar, yalnızken bile sana ihtiyaç duymayacaklar. Belki bazı mezarlıklara kimse uğramayacak. Çiçekleri kendiliğinden kuruyup gidecek ama mezarlıkta bile olsan, oraya tek bir çiçek ekilse herkesin gözü yeniden oraya kayacak.
Kara kediler uğursuz olduklarını bilmiyorlar.
Kara kediler bunu bilmiyor.
Ve belki iyi ki bilmiyorlar.
Çünkü onlar hala güneşin altında yürüyebiliyorlar.
Kendi gölgelerinden korkmadan.
Belki ben de bir gün öğrenirim bunu.
Belki bir gün yine bahçeye girerim.
Çiçekleri koklayamasam bile onlara dokunurum.
Çamuru ellerimin arasında ezerim.
Mor çiçekler yapıştırdığım o küçük evi yeniden kurarım hep aradığım yuvam olur.
Sonra sarkaçlı saatin karşısına geçerim.
Ama bu kez uykuya dalmak için değil.
Zamanın geçişini izlemek için.
Soyutluğun ve zamanın arasında ayaklarım yere basarak kaybolmak için.
Beni acıdan uzaklaştıran zaman makinesi olması için değil,
Sahip olduğum en değerli şeyin sürekli kaçmaya çalıştığım zaman olduğunu hatırlatması için.
Ceylin Uyanıker
