
Sarıyer’den Taksim’e doğru uzanan trenin son vagonunda, boşalır boşalmaz kaptığım plastik koltuğun karşısındaki camda kendi yansımamı izliyordum. İstanbul’un belki de en ağaçlı tarafından en ağaçsız tarafına gidiyordum. En yaşayabileceğim yerinden en katlanamadığım yerine. En sakininden en kaotiğine…
Metro hatlarındaki trenlerin hareket ettiği yerler… Ne denir oralara? Raylar mı demeli? Ama sadece raylardan bahsetmiyorum. Direkt olarak trenin hareket ettiği ve boşluğunu sadece trenin kapladığı yerler… Tüneller. İşte o bölüm, bana zamanda yolculuk yapıyormuşum gibi hissettirir. Acemilerinden ustaca kurgulanmışlarına kadar neredeyse tüm bilim kurgu filmlerinde zamanda yolculuk, nesnenin uzayıp incelmesiyle olur. Sanırım bu yüzden, uzun ince bir şeyin içinde hızlıca gittiğimden, öyle hissettiriyor.
Zaman zaman beni güzel bulanların düşüncelerine anlam vermeye çalışarak camdaki yansımama bakıyorum. Saçlarımın boyası akmış, derim yeni saçlar doğurmuş diplerden; saçımın doğal acı kahve rengi, adı gibi acı acı gülümsüyor bana. Kızıllarım da turunculaşmış. Beraber ne kadar çirkin duruyorlar. Oysa ikisi arasında bir seçim yapsam… Hiç hevesim yok son zamanlarda seçim yapmaya. Henüz yetişkin olmamışken seçim yapmak zorunda kalmaktan ve kendimi bir tarafa koymaya çalışmaktan yoruldum. Orta yoldayım ben. Belki de hiçbir yerdeyim. Belki de her yerde. Saç diplerim kahve, uçları turuncu. Tüm renklerin birleşimiyim, içimde gökkuşakları var. Görmek isteyene tabii, belki de görebilene demeli. Küçüklüğümdeki gibi dümdüz de değil saçlarım. Dalgalandılar. Bir şeyler değişiyor. Bundan memnun muyum, mutlu muyum? Bilmiyorum. Her şey, memnun ve mutlu olmakla mı ilgili?
Saçlarımdan yüzüme iniyor bakışlarım, orası da boyalı. Makyajlı. Van Gogh bana makyaj yapsa nasıl yapardı acaba? Cilt alt tonuma uygun bir fondöten seçemeyeceği kesin. Gerçi bu pek de sırıtmazdı, zira cilt tonum sarıya kaçıyor; Van Gogh’la çok iyi anlaşırdık. Kendimi tutamayıp bir kahkaha atıyorum bu düşüncenin ardından. Etrafımdakiler irkiliyor. Utanıp sessizleşiyorum. Kulaklarımdan başlayarak tüm kafatasımı güzergâh edinmiş, son durağı “Şakaklar” olan bir baş ağrısı perona yaklaşıyor bu esnada. Gözlerimi sıkıca yumup bu acıya karşı dişlerimi sıkarken kurduğum bütün hayaller, yazdığım hikâyeler geçmişe yolculuk yapıyor. Geri dönme yolunu bulsalar bile bunu başardıklarını asla bilemeyeceğim. Yoktan var olmuş olacaklar benim için. Muhtemelen zamanda yolculuk çoktan binlerce kez gerçekleşti ama âdemoğlu birçok şeyi etmediği gibi, bunu da fark etmemiştir. Neden “Havva kızı” değil mesela? O da bir enteresan. Şakaklarımdaki ince sızı etkisini artırıp azaltıyor ama düşünmeyi kesemiyorum. Bilim adamı, iş adamı… Bu gereksiz bir feminizm mi acaba? Sonuçta adam kelimesi bir cinsiyet belirtmenin ötesinde, insanlığı da nitelendiriyor. Bazı düşüncelerim toplumla tanışsa çok büyük zorbalık görürdü. Farklı ülkelerde farklı zorbalıklar… Hatta bazı olayların tetikleyicisi olabilirdi. Gavrilo Princip’in Ferdinand’ı öldürmesi gibi bir şey bu. Odunlar, çalı, çöp çoktan toplanmış; bense küçük bir kıvılcımım. Acaba tartışmak mı daha iyidir yoksa o tartışma konularını “Cesaretsiz Fikirler Mezarlığı”na gömmek mi? Trendeki son yolcu da Şakaklar İstasyonu’nda inince açıyorum gözlerimi. Onun inmesini beklerken ben kaçırmışım durağımı… Az önce düşündüğüm şeylerin parça parça yansımaları dışında hiçbir şey hatırlamıyorum. Kim bilir ne hikâye fikirleri yok oldu gitti. İşte bu yüzden yanımda bir defter taşımalıyım.
Taksim’e dönmek için karşı perona geçmiyorum, Şişhane’nin meşhur çıkışından çıkıp Pera’ya doğru adımlamaya başlıyorum. Hayat beni buraya getirdiyse bir de buradan bakayım ona. Bu yönde bir talihsizlik yaşanırsa ‘‘Keşke bildiğimi yapsaydım.’’ diyeceğim. Bildiğimi yaptığım paralellikteki bense şimdi gittiğim yöndeki bir güzelliği kaçırsa ‘‘Keşke hayatın beni yönlendirmesine izin verseydim.’’ der muhtemelen. Her evrende yaptıklarımdan pişmanlık duymayı başarıyorum. Ya zevk almayı becerebilseydim?
İstanbul’ u Pera’ dan görmek çok güzel. Yedi Tepe’den biri değil belki ama tüm şehir ayaklarınız altında sanki. Bu keyif alma faslım da on saniye ya sürüyor ya sürmüyor zaten. Bu kadim şehri, güvenlik önlemi diye çekilen yeşil teller arkasından görmek, onu gerçekten esirleştiriyor. Esir şehrin insanlarından biriyim ben de. Bir ucundan diğer ucuna kadar gözüken Boğaz, resmedilmek için çırılçıplak uzanmış nü model gibi önüme seriliyor. Kendimi üçüncü göz olarak gördüğüm bazı anlar olur, bu da onlardan biri. Filmimin başrolüyüm. Konusu belirsiz. Karakterin ailesi, aşkı, sevgilisi, arkadaşı… hiçbir şeyi yok. Her şeyi yok da denebilir. Sadece bir kas yığını olarak demir korkuluklara yaslanmış izliyorum Boğaz’ı. Gözlerime güneş ışığı vuruyor, ağır çekimdeymişçesine kapayıp açıyorum onları. Orhan Veli izliyor sanki bu filmi. Bir şiir yazıyor bana. Koyu kahve gözlerimin kehribar turuncusuna dönmesinden bahsediyor. Yara hâline gelmiş sivilcelerimden, hafif kemikli burnumdan, derisini yolduğum dudağımdan ve sol gözümün altındaki meleklerin öpücüğünden bahsediyor. Buradan yola çıkarak duygusal ve estetik kaygısı yüksek biri olduğumu anlıyor. Çok tanımam kendisini. Ben hiçbir tarihî figürü çok tanımam ya…
Bulutların arkasından çıkan güneş gözüme vurur vurmaz daldığım hayalden çıkıyorum. Yoluma devam etmek için geri döndüğümde, birinin gerçekten de beni izlediğini fark ediyorum. Ne yazık ki o kişi Orhan Veli değil. Duygusal bir aşk hikâyesi yaratabileceğim birine de hiç mi hiç benzemiyor. Gerçi bu romantik tanışmalar da onlarca yıl öncesinde kaldı. Olabildiğince hızlı şekilde yoluma devam ediyorum, rahatsızlığımı belli etmeden. Varlığına dair şüphemi bir türlü kesemediğim Tanrı’m çok şükür ki yardım ediyor bana. Peşime takılmıyor o adam. Adam mı sahi? Emin olamadığım şey cinsiyeti değil, insanlığı. Bilim adamı, iş adamı… Bu gereksiz bir feminizm mi acaba? Sonuçta adam kelimesi bir cinsiyet belirtmenin ötesinde insanlığı da nitelendiriyor. Bunu bir yerde dillendirsem eminim ki çok tepki alırdım.
Kadın olmanın vermiş olduğu tüm zorluklara rağmen Karaköy’e inerken birinin üflediği sigara dumanının içinden geçince astım krizim coşkuyla sarılıyor bedenime. Karşılık vermeyince de küsüp gidiyor. Yaya geçidinde durmayan arabalara sanki derslerini ben verecekmişim gibi hayatımı tehlikeye atıp karşıya geçiyorum. Bu yaya geçidinde ölsem kimsenin umurunda olmazdı muhtemelen. Hatta şoför ceza bile almazdı. İnsanların asabının sonuna gelme ihtimali de yok değildi bir yandan. Belki ölümüm bir şeyleri başlatırdı.
Kafamda kurduğum hikâyelerin sonunda hep bir şekilde ölüyor ve ölümümle isyanlar başlatıyorum. Narsistik bir özellik mi acaba bu? Narsist biri miyim? Onu da bilmiyorum. Belki de sadece bir şeyleri değiştirmek istiyorumdur. Düşününce, bu ölümle değişecek bir şey değil, anlıyorum. Yeni fikirler, yollar yaratmak lazım. İşte o zaman ölümsüzlüğüm bir şeyleri değiştirebilir. Güneşle denizin buluştuğu ufka bakınca babamı hatırlıyorum. Hep böyle kalbim sıkışınca gelir aklıma. ‘‘Halledeceğiz!’’ diyorum kendi kendime. O da öyle dermiş, dostları anlatıyor.
Köprü’nün altındaki yola inen mavi-demir merdivenlerin sonuna ulaşınca, kalın korkulukları üstüne çıkıp oturdum. Martıların pislikleri, susam taneleri, pas yüzünden kalkmış boyalar… Birer birer yapıştı pantolonuma. Karşı tarafa, Eminönü kıyısına baktım. Balıkçı tezgâhlarına, turşuculara, tur teknelerine, balıklar için kıyıya atılmış ekmeklere…
Bir kız çocuğu gördüm karşımdaki kıyıda. Tombul yanaklı, kara kâkülleri alnını örten. Küçüklüğüme benziyordu. Belli ki o da sevmiyordu külotlu çorap giymeyi. Kıvranıp duruyordu annesinin elini tutarken. Elindeki simidi farklı yerlerinden kemirip didik didik etmişti. Annesi en sonunda elinden alıp çantasına attı. Bağırdı, “Mundar ettin nimeti.” diye. Kız üzüldü, utandı. Benim dışımda kıza bakan başka biri daha vardı. Yüzü kir içinde, ayakları çıplak bir erkek çocuğu. Üçü de fark etmemişti beni. Uzaktan, aramızdaki suları gözlerimle aşarak izliyordum onları. Yüzyılların getirdiği toplumsal kalıpları bu yaşında sırtlamaya başlamıştı kâğıt toplayan çocuk. Gözleri, simidin içine atıldığı çantada takılı kaldı. Kızın annesi, çocuğu fark edince kaşlarını çattı. Kızının elini tuttu, onu peşi sıra çekiştirirken hızlıca uzaklaştılar. Çocuksa çöp arabasının kollarına uzanmak için zıpladı, o da arabasıyla çekti gitti. Yukarı doğru açılan kapılarını kapatıp bir martı kondu yanıma. Susamları didikleyeyim derken paslanan merdivenin boyaları gagasının rengini soğuttu. Kapılarının altını da merdivene yaptığı gibi biraz didikleyip birkaç paraziti yolladı midesine. Kapılarını tekrar açtı, uçtu gitti sonra. Martılar uçan arabalardı aslında. Kimse onların kapıları yukarı açılan arabalar olduklarını anlamıyordu sadece.
Kafamı merdivenin kalın demir kolonuna yasladım. Arkamda fotoğraf çekinen birkaç insan kadrajdan çıkmamı istedi, kulaklık yüzünden duymuyormuş gibi yaptım. Ağız dolusu küfürler ettiler. Bazen insanların böyle keyfini kaçırmak hoşuma giderdi. Bu da mı bir psikolojik rahatsızlık acaba? Bedenlerimiz, bana sayıp söven kişiyle yer değiştirse çok sinir olurdum kendime. Ben, benimle tanışabilecek konumda olsam… Kendimle saç saça, baş başa kavga ederdim.
Düşüncelerimle boğuşurken bu sefer de kalabalık bir arkadaş grubu geldi arkama. Seslerinden kaç kişi olduklarını tahmin etmeye çalıştım, aralarından bir kızın kalabalık olmalarıyla dalga geçmesi sayesinde on kişi olduklarını öğrendim. Aynı kız saf bir mutlulukla fotoğraflarını çekip çekemeyeceğimi sordu. Dinlediğim şarkıyı görünce gülümsemesi arttı. “Ben de çok severim bu grubu.” Gülümsedim. Kulaklığım tam o esnada konuştu, “Ben kendimi biliyorum, nerede uzun süre kalırsam orda sorunlar başlar.” Bu sözün vücut bulmuş hâli gibiydim. Oturduğum yerden kalkıp fotoğraflarını çektim. Çok teşekkür ederlermiş. Gittiler. Demir merdivenlerden aşağı inip dükkânları arkalarında bırakırlarken Karaköy’e bakan pervaza geçmiş, hâlâ onları izliyordum. Kız, hissetmiş gibi dönüp arkasına baktı. Beni fark edince el salladı. Kolumu yasladığım korkuluktan hafifçe kaldırıp ona selam verdim. Yüzündeki o saf mutluluk, bir an için silinmiyordu. Aralarındaki en neşeli kişi oydu, muhtemelen en çok zorluğu da o yaşıyordu. Gözleri parlıyordu ama bu parlaklığın kaynağı mutluluktan değil gözyaşlarının ıslaklığından geliyordu. Gözyaşlarını kabullenemeyip mutlu olamayanlar, onun kahkahalarından rahatsız oldular. Fark etse de hiçbirine yüz vermedi. Mutlu olmanın rahatsızlık vermesini anlamlandıramıyordu muhtemelen. Karaköy’e çıktıktan sonra bir kafeye girdiler, ben de kendime döndüm.
İnsan durup düşündüğünde, aynı şu anda yaptığım gibi, sanırım kendini her zaman az da olsa yorgun hisseder. Bence bu herkeste böyledir. Zihinsel ya da fizikî… Son bir buçuk yıldır benim üstümdeki yorgunluk o kadar ağırlaşmaya başladı ki… Zihnimi kelimelerle somutlaştırmaya çalışırken dahi amacıma ulaşamadan yanlış anlaşılacağım korkusuyla yoruluyorum. İnsanlarda her şeye bir isim koyma telaşı var. Her şeyi tanımlamaya çalışıyorlar. Bu mantıklı bir şey mi? Bazen kelimelerimi öyle güzel evirip çeviriyorlar ki hayran kalıyorum. Beni herhangibirşeyfobik ilan ediveriyorlar bir anda. Küçükken de bu konu hakkında düşündüğümü hatırlıyorum, nedense hep “çorap” kelimesinden çıkardım yola. Çoraba niye çorap diyoruz? Bu adı kim koydu? Çorabın adı niye çorap? Birisi “kaşık” ve “çorap” kelimeleri ortaya çıkmadan önce çoraba kaşık, kaşığa çorap demiş olsa, o zaman ne olurdu? Yorgunluklarımızın temel noktasında yine kendimizin olması sinirimi oldukça bozuyor. İnsanı yoran şey, yine insanın yarattığı düzenin ta kendisi. Ben hiç yorulan bir kedi görmedim. Doğanın var olan kanunları içinde yaşayıp gidiyor her hayvan. Oysa biz? Kendimizi hapsettiğimiz beton ormanlar içinde meyveleri toplamayı bekliyoruz. Meyveleri akbabalar topladı bile. Böceklere kalansa sadece çürükler. Ben hiçbir zaman bağımsız bir insan olamayacağım, çünkü bugünüm ve geleceğim akbabaların ve böceklerin davranışları neticesinde şekillenecek. Ben de başkalarının akbabası ve böceği olacağım. Günün sonunda, Samsa misali kabuğumun üstünde debeleneceğim; kaşığa çorap demek isteyenlerse herkes öyle anladığı, bildiği, anlaştığı için kaşığa “kaşık” diyecekler.
Her şeye rağmen herkesin birbiri olduğu bir çağda ben, ben olabildiğime dair inancımla az önce indiğim mavi demir merdivenleri geri çıkarak Eminönü’ ne doğru yürüyorum; bedenim, sanki camdan yapılma bir üçgen prizmaymış gibi. Bu ölümlü bedeni sırtından bıçaklayan beyaz ışık, diğer taraftan gökkuşakları yaratarak çıkıyor. Etrafımdaki herkesin birleşimiyim ben. Herkesleşerek bembeyaz olsam da kendi düşüncelerimle gökkuşakları yaratıyorum. Düşünce sellerim beynimi birbirine kattıktan sonra Haliç’e akıyor ve yansımamda görüyorum kendimi. Güneşin sıcaklığıyla buharlaşan her bir gözyaşımla ortaya çıkan benliğimi kabullenme hissi ruhumu sarıyor, rahatlatıyor beni. Büyümek böyle bir şey mi? Büyüdükçe sorular azalıyor mu yoksa insan mı hissizleşiyor sorulara karşı? Beton ormanlarda büyüyoruz, evcilleşiyoruz ve kendi doğamızı kendimiz prangalıyoruz.


Yazan: Peri Öznur
Editör: Duru Topal


